01.05.2021, 01:28

BİZİM MÜZİĞİMİZ BU MUDUR YA DA NE OLMALIDIR?

BİZİM MÜZİĞİMİZ BU MUDUR YA DA NE OLMALIDIR?

Pergel metaforundan hareketle, söyleyebiliriz ki Türk- İslam Ülküsü’nün, etki ve etkilenim alanları itibariyle, sabit ayağı millet kavramı üzerinde bulunur ve ideoloji, bu yönüyle sağlam bir milli karakter gösterir; bununla birlikte hareketli ayağının bütün İslam coğrafyası etrafında dolanması bakımından da beynelmilel bir karaktere sahiptir. Nitekim Gökalp’in: “Türklük milliyetimiz, İslamiyet beynelmileliyetimizdir” mealindeki sözü bu hakikati belirtir. Başlangıçta asabiye özellikleri ağır basan milliyetçilik anlayışları revaçta olsa da – muhaliflerinin bütün kara propagandalarının aksine- filiz boy verdikçe coğrafyanın, coğrafyayı var eden milletin kadim alışkanlıklarının ve geleneğin de tesiriyle kültür merkezli bir milliyetçilik anlayışının zamanla diğerlerini bastırdığını, bu bağlamda “Milliyetçi- Mukaddesatçı” anlayışın – en azından bu coğrafyada- hâkim anlayış olarak yerleştiğini müşahede ediyoruz.

                                            ***

Daha çok Selçuk ve Osmanlı karakteristiği üzerine oturan, Anadolu merkezli bu Türklük anlayışı içerisinde İslam etkisi hayli yoğundur. Gayr-ı Müslimler de dâhil olmak üzere bütün Türk dünyasını kucaklama iddiasında olsa da, kimliğinde Müslüman-Türk yazar. Diğer Müslümanlık biçimlerinin, yorum farklarını kavga sebebi sayan anlayışlarının aksine, gerek millet merkezli bir ideoloji olması gerekse İslam’ın temel prensiplerinden olan “müsamaha” ilkesinin ideolojide ve ideolojinin sahiplerinin maşeri vicdanında ziyadesiyle kabul görmesi hasebiyle bütün yorumları saygı ile karşılasa ve hepsine aynı yakınlıkta dursa ve diğer anlayışlardan da sayısı hayli kalabalık bir mümin kitlesi olsa da mensupları daha çok Sünni- Hanefi‘dir. Ülkücü camianın yaşantısında –kemiyet itibariyle- daha baskın olan bu “Sünni- Hanefi” anlayış ise kitabi olmaktan çok geleneksel yaşam biçimine yaslanır. Bir başka deyişle bu Müslümanlık anlayışı Hanefi Mezhebinin kaynaklarından ziyade Türk toplumu içerisindeki algılanış ve yaşayış biçimi ile varlığını gösterir. Bu, bir yandan milli olma davası güden bir hareket için olumlanacak bir anlayış olmakla birlikte özellikle 16. Asırdan itibaren, Dersaadet’e yerleştirilmiş ve ekol itibariyle Güney Müslümanlığı üzerinden yürütülen din anlayışını önceleyen âlimlerin çalışmaları ve gayr-ı Türk tasavvuf ekollerinin sahada hâkimiyet sağlamaları sebebiyle, öğrenmeyi sözlü kültür üzerinden sağlayan Türk toplumunun kendi algı ve anlayışı yerine bu yabancı yorumları benimsemesi hasebiyle bu coğrafyanın İslam yorumu, çoğunlukla, Hanefi- Maturidî libası içindeki Eş’ari- Selefi anlayıştan başkası değildir. Bu ise hareketin mensuplarının katıksız Müslüman-Türk olma iddialarıyla çelişen; bazı olay ve olgular karşısında çaresiz kalmalarına ya da gayr-ı Türk tavırları Türk tavrıymış gibi görmelerine ve göstermelerine sebep olmaktadır. Bu tavır en çok yaratılması gereken Türk estetiği hususunda önümüzü kesmekte ve bu yöndeki çalışmalara ket vurmaktadır.

                                            ***

 Kökü itibariyle Yeseviliğe dayanan Ahilik, Bektaşilik, Abdallık ve kısmen de Aleviliğin zaman içerisinde,  başta Şia’nın Caferi ekolü olmak üzere, mezhep üzerinden, İran Türk Hükümdarlıkları ile kurdukları ve Osmanlı’nın kendi hükümranlığı için bir tehdit olarak algıladığı – ki haklılık payı yok değildir.- yakınlıkla birlikte katı Sünni yorumlar karşısında suçlu ilan edilmesinin de verdiği korku ile Türk’ün bu kesimlerinin şehirden kırsala ve hatta öldürülmek korkusu ile zaman zaman dağlara kaçmaları ve bu sebeple kitabi olan anlayışın kaçınılmaz bir şekilde şifahi olana yerini terk etmesiyle yaşadıkları amel ve itikat erozyonu, tarihî süreç içerisinde onların, çoğunluk olan Sünni toplum gözünde eksik ve bazı bölgelerde Kâfir ilan edilmesiyle, bu alt kültürlerin içerisinde barındırdığı milli kültüre ait unsurların da dışlanmasına, bu da Anadolu’da yeşermeye başlayan Türk estetiğinin ölü doğmasına sebep olmuştur.

                                            ***

Hat, Tezhip, Ebru, Minyatür gibi sanatların varlığını da kabul etmekle birlikte baskınlığı itibariyle diyebiliriz ki, Divan Şiiri ve Klasik Müzik üzerinden bir estetik geliştirilmişse de, sizin de bildiğiniz üzere bunlar bütünüyle bir Türk estetiği olmaktan uzaktır.  Bu anlayışla verilen eserler, taklitle başlayan ama zaman içerisinde taklit ettiklerini geçen bir orijinalliğe sahip olmuşlarsa da Fars ve Arap etkilerinin yoğun görüldüğü, konularından şekil özelliklerine bir millete ait olmaktan çok Müslüman Türk ve diğer İslam kültürlerinin bir neticesi olarak var edilen eserler olmuşlardır. Bu eserlerin bir başka özelliği de mistik ve hayal üzerinden yürüyen, realiteden uzak eserler olmalarıdır. Şiirde Nabî ile başlayan sahicilik dahi bilinen realist anlayışın çok uzağındadır. Dolayısıyla mevcut hayat ve insandan çok, estetize edilmiş duygular üzerinden hayal edilen hayat ve insanı, üstelik günün olmayan hayatını ve insanını anlatan bu estetik yapı bütün çabalamalara rağmen mazide kalmış; ölenin diriltilemeyeceği soğuk gerçeği ile karşılaşmış ve popülaritesini de sürerliğini de kaybetmiştir. Her ne kadar bu anlayış geleneksel estetiğe ve kültüre sahip bir kısım münevverin kendi aralarında yaşatmaya çalıştığı -velakin geniş kitlelerin ilgi alanından çıkmış- bir estetik kült olarak bazı edebi mahfillerde söylenmeye devam edilse de günün sanat ve estetik anlayışı olmadığı da su götürmez bir gerçektir.

Göktürk Kitabelerinin kaplumbağa kaidelerine oturtulduğu, yanı sıra balballarda ve kaya resimlerinde görülen estetik anlayış, bir prens kurganından çıkan ve “Altın Elbiseli Adam” olarak bilinen kıyafet ve sair eşyalardaki sanatsal görsellik, bilinen ilk isim olması hasebiyle Aprınçur Tigin ile başlayan Türk şiirinin estetik kaygısı, kopuzdan bağlamaya deften davula enstrüman zenginliği ile aslında Türk sanatı Çin ile birlikte bölgenin önemli ekolleri arasındadır ve gelişmeye açıklığı itibariyle evrensel olma yönünden, daha kapalı bir toplum olan Çin’e oranla daha şanslıdır ama güney Müslümanlığının sadece heykel değil topyekûn sanat karşısında gösterdiği düşman tavır şiir istisna olmak kaydıyla Türklerin sanat ile iştigallerine, bu alanlarda önemli isimlerin yetişmesine mani olmuştur. Biz de sanatın gelişimi, Orta ve Yakın Çağlarda daha çok payitahtlarda ve bölgelerinin merkezi kabul edilebilecek diğer birkaç büyük şehirde mesenler/ hamiler sayesinde,  maişet derdinden beri olan sanatkârlar eliyle gerçekleştirilirdi. Selçuklu ve Osmanlı saraylarında Divan tarzında yazan şairler ile padişahların şanını gösteren görkemli yapıların inşaı için mimarlar korunmuşsa da şiirden müziğe, geleneğin var ettiği sanat anlayışlarına çok da yüz verilmemiştir. Padişahların zaman zaman âşıkları davet edip onları dinlediği rivayet edilse de çoban sanatı olarak addedilen geleneğin şiiri ile birlikte bütün diğer türlerin üzeri zamanın tozu ile kapatılmak istenmiştir.

Her ne kadar Cumhuriyet’i Türkçüler kurmuş ve Cumhuriyet’in başında ilk on beş yıl boyunca bir Türkçü oturmuşsa da İslamcılarda olduğu gibi Türkçülerde de Batı karşısındaki esriklik ve eksiklik duygusu sebebiyle Atatürk döneminde bile Türk’ün sanat kutbunu Doğu’dan Batı’ya çevirmek dışında bir şey yapılmamıştır. Öyle ki bir dönem radyoda türkü yasaklanmıştır. Adnan Saygun’dan Necil Kazım’a meşhur Türk Beşleri geleneğin bazı unsurlarından hareketle yeni bir müzik inşa etmeye çalışmışlarsa da maya bizden olmayınca var edilen milletin değil devletin müziği olmuş ve o meşhur “Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi” kabilinden repliklere sebep olmaktan başka bir şey var edilememiştir millet nezdinde. Sözün burasında kabahati bütünüyle Atatürk’e yüklemenin hakkaniyetle bağdaşmayacağını, onun Türkçülüğün esaslarını belirleyen ve kendisinin de fikir hocası olduğunu bildiğimiz Ziya Gökalp’in “Halka Doğru- Garba Doğru” düzlemi içerisinde, “halka doğru gidilerek bütün millî san’atlarımız tespit edilecek, sonra da “Batı’ya doğru gidilerek san’at eserlerimiz işlenecektir. “ teorisini gerçekleştirmekten başka bir şey yapmadığını söylemeliyiz.

                                                           ***

Kabul edelim ki devletin var ettiği estetiğin milli sinede akis bulmamasının sebeplerinden biri de geleneğin din anlayışıdır ve bizim olduğunu sandığımız ama aslında bizimle bir ilgisi olmayan Güney Müslümanlığının sanata karşı tutunduğu bağnaz tavır uluslararası değer ve otorite olabilecek bir Türk sanatının inşasına imkân tanımamıştır. Gerçi Batı Müziğinin ses sistemi ile Türk Müziğinin ses sistemi arasındaki derin uçurum; en eski Türk sazı Kopuz’dan Bağlama ’ya, Kabak Kemane ’den Def’e bütün bu enstrümanların Batılı Piyano mantığı ile uyuşmadığının da bunda rolü olduğunu bir yerlerden okuduysam da bu konu ile ilgili açıklamalar yapacak kadar ukala değilim, onu da ehil bir Türk Milliyetçisi yazsın. Biz kendi yazımıza dönelim.

                                                           ***

Toplumsal kabuller üzerinden yürüyen ve Anadolu’da var edilen Türk Milliyetçiliği – ki bu Türk- İslam Ülkücülüğünden başka bir şey değildir- üzerine konuşacak herkesin bu değerlendirme üzerinden hareket etmesi ve Türkçü Ziya Gökalp’in teorisi ve Türkçü Mustafa Kemal’in pratiğini oluşturmaya çalıştığı çağdaş Türk estetiğinin Türk Milliyetçileri tarafında da kabul görmemesini açıklarken bu noktayı göz ardı etmemeleri gerekir. Kuvvetle muhtemeldir ki genelde Ülkücü sanat, özelde Ülkücü müzik üzerinde değerlendirme yapacakların bu geleneksel Sünni anlayışı göz ardı etmeleri, değerlendirmeleri de sakıt bırakacaktır.

Beylik bir değerlendirme olduğunu bizim de kabul ettiğimiz ama bir hakikati de izhar etmesi bakımından tekrar etmekte beis görmediğimiz üzere, göçerler ve köylüler çevresinde varlığını sürdüren, zamanla şehirlere de yayılan Türk’ün müzik anlayışı daha ziyade âşıklar üzerinden yürümüş, diğer sanatlarda ise bir gelişme olmamıştır. Devletin Doğu’ya sırtını dönmesi ve teknolojik gelişmelerin neticesi olarak İslam’ın kabulü ile hayatımıza giren Hat, Tezhip, Minyatür gibi sanatlar hızlı bir şekilde sahneden çekilirken hem bu kesimin yaşayışı ve hem de geleneğin din anlayışı sebebiyle de resim ve heykel gibi sanatlarda da bir gelişme görülmemiştir. Çok partili hayata geçildikten sonra ülke genelinde görülen Kapitalizmin hegemonyasının bir neticesi olarak sonradan görme zenginlerin aç gözlülüğü ile yöneticilerin hırsı mimarîmizi yok etmekle kalmamış, bir medeniyete sahip olması mümkün olmayan bir ucube kent anlayışı ile hem kent düşüncemizi hem estetiğimizi hem tarihimizi hem de doğayı katletmiştir. Bu alanda Türk mimarisine yeni bir soluk getirme çabasından ötürü Vedat Dalokay hayırla yad edilmesi gereken bir kişi olmakla birlikte bu hareketin bir mensubu olmadığı; hareketin içine sonradan dahil olmuşsa da, Ahmet Vefik Alp gibi dünya çapında değer gören bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki önemli ismin çalışmaları göğe kafa tutan uzun binaların gölgesinde kalmış, minimum alandan maksimum para kazanmak derdindeki müteahhit güruhunun gürültüleri arasında kaybolmuştur.

                                                           ***

Yukarıda sıraladığımız sanatla ilgili bütün bu olumsuzluklara rağmen Müzik ve Şiir kör-topal bir biçimde olsa da varlığını devam ettirmiştir. Faruk Nafiz’den Necip Fazıl’a hece şiiri güçlü bir biçimde devam ederken imge ve metafor anlamında çağın insanına hitap eden bir şiir oluşturulmuştur. Bununla birlikte geleneğin hecesinin 7,8,11’li olduğu üzerinde çok fazla durulmamış olmalı ki 15, 16, 24 hece ölçülü Batı şiiri de sanki geleneğin şiiriymiş gibi kabul görmüş ve bununla da kalınmayarak şekil itibariyle de Batılı yapılar kabul görmüştür. Yani müzikte olmayan şiirde olmuş, Türk ve Batı formları bir potada mecz edilerek yeni şiirimiz var edilmiştir.  Bununla birlikte şiire duyulan milli sevgi ve zaaftan olsa gerek Milliyetçi çevrelerde serbest şiir de kabul görmüş, Yavuz Bülent’ten Abdürrahim ve Bahattin Karakoçlara, Atsız’dan Dilaver Cebeci’ye ciddi bir şiir külliyatı oluşmuştur.

Müzik mevzuunda ne yazık ki işler şiirdeki kadar rast gitmemiştir. Tastamam bir ideolojinin ayaklarından birinin estetik yani sanat ve bunun da en önemli kollarından birinin Müzik olduğu gerçeği ve müziğin ideolojinin propagandası için de olmazsa olmaz bir enstrüman olduğu hakikati ile yüz yüze gelen hareket, içinden çıktığı geleneği yok sayamamış, bu anlamda popüler müzik türlerine yönel(e)memiştir. Zira müzik Anadolu’da çoğunluğu ve baskın kültürü, bu sebeple de Türk Milliyetçiliğinin alt yapısını oluşturan Sünni toplum tarafından pek de ciddiye alınan bir şey değildir. Kentten taşraya, batıdan doğuya gidildikçe bu hoşnutsuzluk daha ciddi boyutlara ulaşır. İki arada bir derede kalmak deyimi tam da bu durum için söylenmiş olsa gerek. Toplumu ve onun değer anlayışını es geçmek gibi bir lükse sahip olmayan ama aynı zamanda kendisine yeni müminler ve yeni sempatizanlar kazanmak zorunda olan Türk Milliyetçiliği bunu geleneğe yaslanarak yapma yolunu seçmiştir:  Âşıklık Geleneği. Elinde bir saz ile il il dolaşan Ozan Arif şiir söyleme yeteneği ve geleneğe vukufundan sebep bir dönem bu alanı tek başına doldurmuş; onun destanları, şiirleri ve türküleri ile milliyetçi camia bir dönem hem iman tazelemiş, hem taraftar bulmuş hem de eğlenmiştir. Daha mistik bir tavırla Sefaî, Arif’ten sonra en çok bilinen ve dinlenen olurken, Abdulvahap Kocaman’dan Ozan Nihat’a birçok Ülkücü âşık boy göstermiştir bu süreçte. Gerçi Âşıklık geleneğinin zirvesinde dolaşan Çobanoğlu, Reyhanî ve Taşlıova’da şiirlerinde milliyetçi özellikler gösterseler de bütünüyle ideolojik bir duruş sergiledikleri söylenemez. Bu sebeple onları ideoloji içerisinde değerlendirmek çok da doğru olmaz.

Doğrusu Alevilerin, solun kara propagandası neticesinde, Ülkücü harekete nispeten uzak durmaları, Ülkücü müziğin gelişim evrelerinde önemli bir eksiklik olarak kendisini göstermiş; müziğimiz o dünyanın doğal yeteneği ile var edebileceği ve milliyetçi müziğe ciddi katkı sunacağı bir estetik anlayıştan yoksun kalmıştır.  Devleti sağcıların, sanat ve kültür hayatını solcuların kontrol ettiği, Türkiye’de ikisi tarafından da sevilmeyen milliyetçi sanatçıların ortaya koydukları eserler, bu sebepten ötürü ülke gündemine girememiş, kör ve sağır bir duvara çarpmıştır her daim.

                                            ***

12 Eylül İhtilalinden sonra oluşturulan ve gelenekten ideallere bütün bentleri yarıp geçen Top ve Pop kültürü, 80 sonrası kuşağın –daha çok Ülkücülerin cezaevinden çıktığı süreçten sonra - Ülkücü müzik ile olan irtibatını da sıfırlamıştır neredeyse. Sadece Ülkücü müzik değil bütünüyle türkü de bundan payını almış; TRT’nin geleneksel kıyafetler giydirdiği sanatçıların üzerinde saman balyaları olan bir kağnının etrafında geleneksel müzik aletleri eşliğinde söyledikleri türküler de dinlenmez olmuştur artık. Pop başta olmak üzere Rap ve Rock gibi dışarıdan getirilen türlerin ciddi anlamda dinleyici bulması önce türkücülerin sonra da Ülkücülerin gözünü açmış; bu gruplar bağlamanın yanına gitarı koyarak başlayan yeni ekol bir müddet sonra sadece batı ve doğu enstrümanlarını değil, müzik türlerini de birleştirerek yeni ve dinlenen formlar geliştirmişlerdir. Camiamızda Kaya Kuzucu ve Ahmet Yılmaz ile başlayan bu yeni müzik ilk başarılı örneklerini Hasan Sağındık’la vermiştir. Hakkını teslim etmeliyiz ki bu gün, parti tercihinden ve tercih ettiği partinin artık kadük sınıfına girdiğinden ötürü, harekete hakim çoğunluğun yok saydığı Sağındık yeni müziğimizin ilk başarılı örneklerini vermiştir ve müziği itibariyle camia içerisinde çok da aşıldığı söylenemez halihazırda.
Türkiyem türküsü ile yaptığı büyük çıkışla bir anda Ülkücü müziğin merkezine oturan Mustafa Yıldızdoğan’ın klasik türkü formunda ısrar etmesi ve uzun bir süre kendisini tekrar etmesi şöhretine gölge düşürecekken oda yeni müziğe geçiş yapmış ve ciddi müzikal değerlere sahip eserler vermiştir. Protest müziğine isyancı kişiliğini katan Osman Öztunç müziği ile değil ama güfteleri ile harekete mensup kalmayı ve dışarı açılmayı bilerek tercih etmediği için dışarıda çok bilinmese de müziği değerli sayılacak Ülkücü sanatçılar arasında sayılmalıdır. Burada adı asıl zikredilmesi gerekenlerden biri de kuşkusuz Ali Kınık’tır. Hareketin ideolojisine yönelik şiirlerinin ve bestelerinin yanı sıra “Ali Ayşe’yi Seviyor” gibi hareketin yaşlılarının burun kıvırdığı ama bütün bir gençliğin diline düşmüş besteleriyle dönemine damga vurmuştur. Gittiğiniz her ilde ve her mekânda bir Ali Kınık şarkısını duyma ihtimaliniz çok fazladır. Bunun gibi Ahmet Şafak ve Yıldızdoğan’ın bestelerini dinleme ya da başka sanatçılar tarafından seslendirildiğini duyma ihtimaliniz de eskisinden çok fazladır artık. Rahmet Safa başta olmak üzere geriden gelen çok ciddi sanatçılara sahip olmak Türk milliyetçileri için bir şanssa da bu gün bile devleti sağcıların, kültürü solcuların yönettiği bir ülkede bu eserlerin hak ettikleri değeri gördüklerini düşünmek abesle iştigal… Bir de bizimkiler yapsa bile Türk milliyetçiliğinin müziğinin kesinlikle bu olduğu iddiası…

Evet, elbette ki kültürler etkileşim içerisindedirler ve bizim kültürümüz gibi müziğimiz de bu etkileşimden vareste değildir. Ama bana öyle geliyor ki bizim milli müziğimiz Anadolu’da var ettiğimiz Alevi ya da Sünni her alt grubun anlayışının önce kendi içerisinde daha sonra ise Batı müziği ile değil Tuva’dan Azerbaycan’a, Kerkük’ten Üsküp’e, Şekel bölgesinden Doğu Türkistan’a uzanan bir hatta Dünya Türklüğünün müziği ile mecz edilmekle gerçekleşecektir.

Kabul ediyorum ve hakkını teslim ediyorum ki Ülkücü müzik bu gün bir seviyenin üzerine çıkmış ve tanınırlığı hiç olmadığı kadar artmıştır. Ama yine de iddia ediyorum ki yüksek Türk medeniyetinin müziği bu değildir ve müzikal anlamda, pergel metaforundan hareketle, sabit ayağı bütün Anadolu’da, hareketli ayağı ise Türk’ün kültür ve medeniyet var ettiği bütün coğrafyalarda gezen bir anlayışla ancak Türk müziği inşa edilebilir. Yoksa Bethooven’in karşısına Dede Efendi’nin yanına, popülaritesi yüksek ama estetik değeri zayıf eserleri koyarak büyük Türk Müziğini inşa etmek iddiası havada kalır. Bunu yapabilecek bir babayiğit var mı peki, sorusuna cevap veremem belki ama biliyorum ki

Bu bayrak da rüzgâr bekliyor.

Yorumlar (1)
ZEKİ ŞAHİN 6 gün önce
Emeğinize, yüreğinize ve kaleminize sağlık.
19°
açık
Namaz Vakti 07 Mayıs 2021
İmsak 04:06
Güneş 05:48
Öğle 13:06
İkindi 16:58
Akşam 20:13
Yatsı 21:48
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 37 81
2. Fenerbahçe 37 76
3. Galatasaray 37 75
4. Trabzonspor 37 64
5. Sivasspor 37 58
6. Alanyaspor 38 57
7. Hatayspor 37 57
8. Gaziantep FK 37 54
9. Göztepe 37 51
10. Karagümrük 37 51
11. Konyaspor 37 45
12. Rizespor 37 45
13. Antalyaspor 38 43
14. Başakşehir 37 43
15. Malatyaspor 37 41
16. Kasımpaşa 37 40
17. Kayserispor 37 39
18. Ankaragücü 37 38
19. Erzurumspor 38 37
20. Gençlerbirliği 37 35
21. Denizlispor 37 28
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 33 67
2. Giresunspor 33 67
3. Samsunspor 33 67
4. İstanbulspor 33 61
5. Altay 33 60
6. Altınordu 33 57
7. Ankara Keçiörengücü 33 55
8. Ümraniye 33 50
9. Tuzlaspor 33 47
10. Bursaspor 33 46
11. Bandırmaspor 33 42
12. Boluspor 33 39
13. Balıkesirspor 33 35
14. Adanaspor 33 34
15. Menemenspor 33 34
16. Akhisar Bld.Spor 33 29
17. Ankaraspor 33 26
18. Eskişehirspor 33 8
Takımlar O P
1. Man City 34 80
2. M. United 33 67
3. Leicester City 34 63
4. Chelsea 34 61
5. West Ham 34 58
6. Tottenham 34 56
7. Liverpool 33 54
8. Everton 33 52
9. Arsenal 34 49
10. Aston Villa 33 48
11. Leeds United 34 47
12. Wolverhampton 34 42
13. Crystal Palace 33 38
14. Brighton 34 37
15. Southampton 33 37
16. Burnley 34 36
17. Newcastle 34 36
18. Fulham 34 27
19. West Bromwich 34 26
20. Sheffield United 34 17
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 34 76
2. Real Madrid 34 74
3. Barcelona 34 74
4. Sevilla 34 70
5. Real Sociedad 34 53
6. Villarreal 34 52
7. Real Betis 34 51
8. Granada 34 45
9. Athletic Bilbao 34 45
10. Celta de Vigo 34 44
11. Osasuna 34 40
12. Cádiz 34 40
13. Levante 34 38
14. Valencia 34 36
15. Getafe 34 34
16. Deportivo Alaves 34 31
17. Real Valladolid 34 31
18. Huesca 34 30
19. Elche 34 30
20. Eibar 34 26