29.08.2020, 00:53

TÜRKİYE’NİN YENİ POLİTİK KURGUSUNA DAİR BİR DEĞERLENDİRME

TÜRKİYE’NİN YENİ POLİTİK KURGUSUNA DAİR BİR DEĞERLENDİRME

Türkiye, son yüz yıl itibariyle, dinî ve siyasi konumlanışından ötürü -ki bunda üst aklın stratejik yaklaşımı esastır- hep göz önünde bulundurulan ve her halükârda ne öldürülen ne de ondurulan ülke olma özelliğini yavaş yavaş yitirmeye başladı.

Çünkü dünyadan büyük 5 (!) ve yancıları açısından mevcut siyasi ve iktisadi jeopolitik Türkiye’nin coğrafi ve psikolojik büyüklüğünü kaldıracak durumda değil.

Her şeyden önce kontrol edilebilir olabilmesi için ülkelerin daha minimal ve yalnızlaştırılabilir olması gerekiyor.

Bu da aynı coğrafyada birbirinden problemli bir şekilde koparılmış olduğu için yanındaki ile sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik iletişimi mümkün mertebe düşük seviyede, 5'ten bir yada birkaçının himayesi olmadan ayakta kalamayacak toplumlar ve ülkeler var etmekle mümkün olacaktır.

                                                                                         ***

Bu 5'in her biri, hakikati örten insanî ve barışçı söylemlerinin aksine uygulamada kültürel sınırlar itibariyle kendilerine komşu yada rakip her yapıyı zayıf kılan yada yok eden istilacı bir anlayışı benimsemelerinin yıkıcılığını artık gizlemeye bile gerek görmemektedirler.

Nitekim Amerika'nın standart insanın fiziksel ebatları itibariyle olması gerekenin hayli üzerinde ama düşün yapısı ile ters orantılı sarı kafalı liderinin dünyaya karşı pervasızlığının arkasında bu kültürel barbarlık yatmaktadır.

Türkiye’de soysuz liberallerin ve marjinal solun bu derin ve yıkıcı tehlikeyi küçümseyen yada yok sayan umarsız tavırlarındaki berraklık, düşünsel nesep sorunu itibariyledir ve yerele (milliliği tartışılabilir) karşı koyuşlarının ardında yatan şey fikri değil fıtridir.
İslamcılık sosuyla üzeri örtülmüş etnik bölücü anlayış da bu değerlendirmenin dışında değildir kuşkusuz.

                                                                          ***

Türkiye’nin dış politika hamleleri bu bağlamda değerlendirildiğinde karşımıza karşıtlığın aynîliğinin yanı sıra siyasetin her iki tarafındaki algoritma değişikliği de görülebilirlik kazanmıştır diyebiliriz.

Açalım:

Sanıldığının aksine, kıt’alci bir yaklaşımla kendisinden olmayana hayat hakkı tanımayan kültürel Hristiyanlık, yeryüzündeki sahte cennetini yaratmak için İsa’nın gelişine, bu gelişi sağlamak için de Armageddon’u gerçekleştirmeye yani Eski ve Yeni Ahit inancı dışındakileri ortadan kaldırmaya hayli heveslidir.

Sermaye- şirket sarmalı üzerinden en baba ülkeleri ve insanları kontrol edebilen Yahudilerin kendilerinden gayrıyı insan dahi kabul etmeyen (yada kendilerine hizmetle yükümlü köle kabul eden) inanç sistemleri ile güçlendirilen bu yapı ve 5’in siyasi ve ekonomik çıkarları Dünya Haritasını çizen cetvelin yeniden masaya konulmasını Avrupalı yöneticilere icbar etmiştir. Arkasındaki Rusya ve Çin’in ( İran bile sayılabilir), altındaki Arap kompleksinin, önündeki Avrupa’nın kuyruk acısının ve daha önemlisi dört yanında da olmamakla birlikte uzaklardan gelmiş bir akbaba iştahıyla tepesinde dolaşan Amerika’nın bu kan emici tavrının tersinden bizde de Hükumet taraftarı olduğunu iddia eden bir kısım gruplarda görülmesi ciddi sıkıntılara sebep olmuşsa da “erk” zaman içinde bu safraların bir kısmından kurtulmayı tercih etmiş, kimini ekonomik kimini de zabıta tedbirleri ile saf dışı bırakmıştır. Çünkü Ciasal İslamcılığı su götürmez bu karanlık yapılar kendileri gibi yobaz Hristiyan Dünyasının İsa’sına karşılık olsun diye Mehdi’nin gelişini hızlandırma gayreti içine girmiş, yeryüzünü bir kan gölü haline getirmek için çalışmalar yapmışsa da erken öten bir horoz sebebiyle, erk yanındaki pozisyonunu kaybetmiştir. Bu hamle ile hükumet niyetini belli eden, bir işaret fişeği görevini üstlenen ve çoğu zaman aşırıya kaçan Kudüs politikalarını dengelemiş; içerisinde ve yanında yöresinde bulunan bu türden zararlı yapılara doğrudan yada dolaylı olarak mesafe koymuştur. Çünkü bulunduğu coğrafyada yaşananlar ve özellikle 15 Temmuz kalkışması Hükumetin “makul insan”ı yeniden tanımlamasını sağlamış, o tarihten sonra kısmen de olsa dincileri değil; liyakat sahibi, kişisel yaşantısında dini öncelikleri olan ama asla dini kendi şahsının veya hizbinin yükselişi için bir araç kabul etmeyen Türk’ü bir parça görünebilir kılmıştır.

                                                                                         ***

Başa dönecek olursak,  evvela  ülkenin bir bölümünde başlayan ve Irak harekatıyla devam eden, 5’in en az üçünün Türkiye’yi parçalama arzularının ikinci hamlesi olan, Suriye’de Türkiye’ye sınır gayr-ı müslim bir kürtçü grubun hakimiyetini sağlama gayreti, Türkiye Hariciyesinin uyanmasına vesile olmuş,  bu coğrafyanın kadimi ve meskunu olmakla birlikte Davutoğlu Hariciyesinin yok saydığı Türkmenler başta olmak üzere Türkiye yanlısı bazı grupların da harekete geçirilmesi ile fitnenin ateşi düşürülmüş, sonrasında ise  neredeyse sınırlarımız içinde cereyan edecek bir savaş, Libya hamlesi le kilometrelerce öteye taşınmıştır. Doğrusu bu hamle ile sadece 1919’dan sonra sınırlarımız içerisinde bir harbin yaşanması ihtimali önlenmemiş aynı zamanda toplumun savaşçı ruhu da okşanarak oluşturulan tesanüdle ekonomi başta olmak üzere bir kısım olumsuzluklar da geri plana itilmiştir. İktidara yakın çevrelerin bir kısmı dahi Libya hamlesini “Ümmetin kurtuluşu”, “Büyük cihadın başlangıcı”, “Büyük İslam devletine giden yol” gibi bir kısım hamasi söylemler yerine, ekonomik gerekçelere, Türkiye’nin menfaatlerine ve – inanamayacaksınız ama- Libya’da unutulmaya yüz tutmuş Türkmenlere destek vermek gibi neredeyse Türkçü diyebileceğimiz saiklere dayandırmışlardır. Sayın Cumhurbaşkanının Azerbaycan – Ermenistan gerginliğinin ilk anından itibaren Azerbaycan’ın yanında yer almasını milli bir bakış açısıyla deklare etmesi, diğer Türk devletleri ile ilgili sıcak yaklaşımı ve söylemleri (7 devlet 1 millet gibi…) Türkiye’de İslamcılığın etnikçi, yobaz ve ciasal modellerinin yaşam alanlarının daha da daralmasını sağlamıştır.

                                                                                         ***

Bu süreçte dikkat çekici bir şey daha olmuş: İktidara  destek verdiği gerekçesiyle ( şüphesiz başka gerekçeler de vardır, ama yazıyla ilgisiz olduğu için girmeyeceğiz) siyasal milliyetçiliğin ana damarından koparak yeni bir siyasi oluşum meydana getiren tali damarın ana muhalefetle birlikte hareket edip, bu fırkayı  pkknın (yazım ve imla yanlışları kast-ı mahsusa ile yapılmıştır.) siyasi hareketine mecbur bırakmaması ve olası ana muhalefet – bölücü parti birlikteliğini en azından görünürde yok kılması ve fiile değil de niyetlere mahkum etmesi de doğrusu varsa ve o planlamışsa – ki ben varlığına pek inanmıyorum- üst akıl için alkışlanacak bir stratejidir.

Sonrasında üçüncü sağ partinin birliğe daveti, yerli ve milli ilan edilmesi, bu partinin genel başkanının aksine bazı yöneticilerinin sosyolojik taban üzerinden açık kapı bırakan yaklaşımları, 70’lerin M.C. hükumetlerinin tedailerinin şimşeklerinin zihnimizde çakmasına sebep olmuşsa da doğrusu bu daha zor ve zaman isteyen bir birlikteliktir ve geçmişte gördüğü haksızlıkların acısı yüreğinde hala sızlayan taban sebebiyle “hadi” deyince olması pek de mümkün değildir.

                                                                                         ***

Öte yandan memlekette bir sıkıntı hasıl olunca akla gelen Türk Milliyetçilerinin bir kısmının da desteği ile, ufuktaki tehlikeyi fark eden hükümet yeni ve farklı bir strateji üretmiş, coğrafyasında ve onu çevreleyen mavi vatanında kendisine ait olana sahip çıkarak yeni ve farklı bir güç merkezi olma yolunu tercih etmiştir.  Geçmişin söylemde kalan iddiasını kuvveden fiile geçirme yoluna gitmiştir. Özellikle devletin Ayasofya hamlesi ve Akdeniz’deki doğal gaz üzerinden hükümranlık gösterisi küçük çaplı da olsa bir meydan okumadır. Ölümü beklemektense tehlikenin üzerine yürüyen stratejinin doğruluğu tartışılabilirse de genel kabul gördüğü su götürmez bir hakikattir. Bu sebeple Batının şımarık çocuğu ve maşası olmaya her dem meyilli Yunan palikaryasının “demircinin iti" pozisyonu doğrusu bırakın tedirginliği yada korkuyu Türkiye kamuoyunda “acaba"ya bile kapı aralayamamaktadır. Zira devletinin kurucusunun “Mevzubahis vatansa...” diye başlayan sözünün devamını asırlardır genetik hafızasında tutmuş bir millet için Yunan teferruattan öteye gidemeyecek kadar ehemmiyetsizdir.

Türkiye, geç de olsa bir karşı hamle ile pozisyon almış ve kendisi ile ilgili aşikâr niyetleri boşa çıkarmak için gerekli eylem planını gerçekleştirme yolunda bir adım atmıştır. Enerji, ulaşım ve iletişim alanlarında bir şeyi olmayanların hiçbir şey olamayacağı bir dünyada, bırakın yürümeyi ayakta kalmak için bile bunların en az ikisine mecbursunuzdur. Kendi hakimiyet alanınızda sizin olana sahip çıkmak ve bunun için kavga vermek emperyalist bir arzu değil bilakis emperyalistlere karşı bir hak talebi ve savaşıdır. Elbette bütün bunları siz yaparken karşı tarafta boş durmayacak ve sizi diz çöktürebilmek için sosyal, ekonomik ( bu günkü ekonomik dar boğazı buna bağlamıyorum ama) yada askeri tedbirler alacaktır. Bu olması gerekendir zaten. Ama görülmüştür ki 1950’den bu yana merkez sağ hükümetlerinin geliştirdiği denge politikası – ki aslında bu bir sığınma ve hatta örtülü manda anlayışıdır.- Türkiye’ye bir şey katmamış aksine her geçen gün biraz daha dışa bağımlı hale getirmiştir ülkeyi.

                                                                                         ***

 Dışa bağımlı olmayan, yani Trump hapşırınca ekonominizde hapşırığın şiddetine göre büyüklüğü ve yıkıcılığı değişen bir depremin olmaması için güçlü bir ekonomi ve dolayısıyla zengin bir devlet ve müreffeh bir millet var etmeli, moda deyimle endüstri 4.0’a sahip olabilmeli ve hatta onun ilerisi olan 5.0’ı da siz üretebilmelisiniz. İnşaat sanayiinin bir müddet piyasayı rahatlatan ama dönüşü olmadığı için daha sonra tıkanan ve tıkayan özelliği ile büyümenin mümkün olmayacağını artık görmeli; kendi teknolojisi olan, istihdama yönelik ve ihraç edilebilecek bir üretim anlayışı ile yeni bir Türkiye modeli oluşturmalıyız. Hukuk, kültür, siyaset gibi ayaklarının da Türk’ün haysiyetine ve töresine göre düzenlendiği böyle bir Türkiye beklenilen olmaktan çıkıp artık gelen olacak ve kuşkusuz dünya için yeni bir umut doğacaktır. Korkunun ecele faydasının olmadığı gerçeğinden hareketle Türk’çe bir bakış ile kültürden endüstriye, hukuktan dış politikaya yeni bir Türkiye var edilecekse eğer emperyalist değil ama emperyal bir yaklaşımla Libya’dan Doğu Karadeniz’e politikamızı değiştirmeden ve kardeş devletlerimizle dayanışma içinde yeni bir dünya kurmalıyız. Aksi bir durum Türkiye ile birlikte bütün coğrafyayı bir karanlığa ve kan gölüne çevirecektir. Zaman yeniden sath-ı müdafa zamanıdır ve bu satıh artık gönül coğrafyamız olarak nitelediğimiz Üsküp’ten Hoten’e, Kazan’dan Halep’e bütün coğrafyamızla birlikte onu çevreleyen büyük suların tamamıdır.  Suriyeli Aylan bebeğin yerini Türk Metehan bebeklerin almaması için başka bir çözüm yolu yok gibi görünüyor.

Akıl bunu emrediyor, işinize gelirse…

Yorumlar (0)
19°
açık