01.09.2020, 03:29

Ziya Gökalp Türkçülüğü, Atatürk Milliyetçiliği, Hamaset Milliyetçiliği..

ZİYA GÖKALP TÜRKÇÜLÜĞÜ, ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, HAMASET MİLLİYETÇİLİĞİ..

1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları ve 1876 Kanun-u Esasisi ile sistematik bir değişime giren Osmanlı modernizmi, Fransız idari sistemine benzeyen bir yapılanmaya yönelmişti. Ancak ne birinci ne II. Meşrutiyetin yarı monarşik zemininde egemenliğin saltanat- hilafet boyutu asla tartışılmamıştır. Bunu gündeme getirmek en büyük rejim suçu ve ihanetti.Adamın cesedi denizde bulunurdu. II.Meşrutiyet Meclis-i Mebusanında utangaç tartışmalar olmakla beraber, devletin kurumsal yapısı gene tartışılmamıştır.

II.Meşrutiyette İttihat-Terakki'nin düşünce üreten aydınlarının başında Ziya Gökalp gelir. Balkan Harbi felaketi doğmasa belki literatürümüz Ziya Gökalp gibi birini de tanımayacaktı. Gökalp'in egemenlik üzerine düşünsel katkıları olmakla beraber, devletin kurumsal yapısı gene tartışma dışı kalacaktır.

Çağdaşları gibi geleneksel eğitimde yetişen Ziya Gökalp, ilk duygusal görüşlerini dini gelenekten almakla beraber, katı ortodoksiden kaçınmış görünüyordu. Bazı görüşleri dış görünüş itibariyle geleneksel görünmekle beraber, kendi içinde rasyonalize ederek yeni anlamlar vermeye çalışıyor, dinsel ve idari otoritenin birbirinden ayrılması gereğine inanmış görünüyordu. İttihat-Terakki kongresine verdiği raporda (1917), Şeyhülislamlık, şeriye mahkemeleri, evkaf nazırlığı ve eğitimdeki ikiliğin kaldırılmasını önermiştir. Adliye Nazırı Halil Bey zamanında Mecelleyi yumuşatan Hukuk-u Aile Kararnamesi bu düşüncenin yansımasıdır.

Gökalp'in İttihatçılar arasında saygın bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Mütareke'de Darülfunun görevi başında tutuklanıp (30 Ocak 1919) Bekirağa bölüğüne konulmuştu. Tehcirden dolayı Ferik Nazım Paşa Divanı Harbine çıkarılınca, mahkemeyi bir seminer salonuna çevirmişti. Ermeni tehcirini karşılıklı "mukatele" olarak niteliyor, " onlar vurdu biz de vurduk" diyordu. Yargılama bitmeden 11 arkadaşıyla Midilli'ye götürüldü (28 Mayıs 1919). Dört ay sonra oradan Malta'ya getirilip diğer İttihatçılar yanına Polverista kışlasına konuldu.

Buda heykeli gibi bağdaş kurduğu köşesinde dimağı gene çalışıyor, eski nazırlar ve paşalara Türk mitolojisi ve İslam dünyasının geri kalışı üzerine felsefe ve sosyoloji konferansları veriyordu. Malta'da yazdıkları (22 Eylül 1919- 30 Nisan 1921) dikkatle okunursa Cumhuriyet modernizminin ipuçları bulunabilir:

“… Bu ikilikler artık kalkmalıdır. Halkın diniyle Meşihatın resmi dini birbirine uymuyor. Hocalar: ‘yaptığımıza değil söylediklerimize bakın’ diyorlar… Bizde Şeyhülislam Seyyid Hacı Feyzullah Efendi’nin ikinci meşihatinde(1695–1703), Şehzade iken hocası olduğu II. Mustafa’nın kendine verdiği salahiyetleri kötüye kullanarak ihdas ettiği bid’atlerlle bir çok dost çocuğu, ‘Allah vergisidir’ diyerek daha beşikte iken, ‘rüus’ alıyor. Bu ulema zadeganı mektebte iken ‘mevleviyet’ kadılık ve ‘sudûr’ kazaskerlik makamına ulaşıyor. O zamandan beri bu sahte ulema bizi idare etmiş, ulema asıl İslamiyeti Anadolu ve Rumeli’de neşretmişler. İstanbul’dakiler Katolik ve ortodoksluğu birbirine karıştırmışlar. Meşihatte adeta ‘Saint-Sinode’ yapmak Papalık teşkilatı yapmaktır.

(…) İşte bizde de Mustafa Sabri, Babanzade Naim efendiler var… Bunlar Meşrutiyeti kaldırıp ‘Meclis-i dini’ ile hükumeti idare etmek ve ‘Softa diktatörlüğü’ tesis etmek taraftarıdr. Tabii bunlar yersiz ve boştur. Bir taraftan İmparatorluklar yıkılırken, öteden Papa gibi bir Halife vücuda getirerek memleketi Mısır ve Hindistan haline sokacaklar. Muvaffak olamıyacaklar, meşrutiyet devam edecek ve millet hakim olacaktır…”

Ziya Gökalp'in bu düşüncesi saltanat dinciliğine açık bir reddiyedir. Malta'da iken gazeteci Ali Kemal, Kürtlüğünü ima ederek, devleti batıranlar arasında onun adını da vermişti. Kanına dokunacak gibi ağır gelmiş olmalı ki, sesini Malta'dan yükseltir:

Ben Türküm diyorsun sen Türk değilsin,

İslamım diyorsun değilsin İslam

Ben ne ırkım için senden vesika

Ne dinim için istedim ilam.

Türklük hem mefkurem hem de kanımdır

Sırtımdan alınmaz çünkü kürk değil

Türklük hadimine Türk değil diyen

Soyca Türk olsa da Piç'tir Türk değil.

Annesi Kürt babası Türk olmasına rağmen Türk ortamında yetişen Gökalp'in ana dili Türkçe idi. Babası Diyarbakır devlet matbaası müdürü idi ve oğlunun eğitimine özen gösterirdi. Avrupa’ya gönderilmesini önerenlere, “gavur olur diye korkarım” derdi. Ya burada kalırsa ne olur diyenlere de, “eşşek olur, eşşek” diyordu.

Ziya Gökalp, Malta'dan Mustafa Kemal'in diplomasi girişimleri sayesinde serbest bırakılınca, Kara Kemal ve Cavid Bey gibi eski İttihatçı takıma karışmadı. Diyarbakır'a çekildi. Küçük Mecmua yazılarıyla Mustafa Kemal'i destekliyordu. Lozan sırasında Ankara’ya davet edilerek Talim Terbiye Reisi yapıldı. İstasyon binasında Gazi Paşa'nın toplantılarına katılıyor, devlete verilecek şekil üzerine yapılan tartışmalarda bulunuyordu. Türk Töresi kitabını bu sırada yazdı. Doğru Yol isimli risalesiyle saltanatın kaldırılmasını destekledi.

1923'te ikinci meclise mebus seçilmesine rağmen, Mustafa Kemal ile fazla yakınlık kuramadı. Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırıldığı önemli celselerde onu göremeyiz. Onun boşluğunu Abdurrahman Şeref Bey dolduruyordu. Çünkü o günlerde Gökalp İstanbul'da ölümcül bir hastalıkla pençeleşiyordu. Mustafa Kemal hastanede ilgisini esirgemiyor, Avrupa'ya gönderilmesi için elinden geleni yapıyordu. Cumhuriyet devrimlerine bakışı belli olmadan İstanbul'da vefat etti (Diyarbakır 1876- 25 Ekim 1924).

Saltanat kaldırılınca bir Risale savaşı başlamıştı. Medrese dincilerine göre Osmanlı sultanı, aynı zamanda halife olarak Hz. Peygamber’in vekili idi. Sadece bu değil, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi de sayılırdı. Onu eleştirmek, şirk ve ihanet anlamına gelirdi. Halbuki hiçbir kimse ne Tanrı'nın gölgesi ne Peygamberin vekili olamazdı, böylesi imtiyaz kimseye ne verilmiş, ne tanınmıştı…

Saltanatın kaldırılmasını destekleyen Ziya Gökalp, hilafet ve devrimlere acaba nasıl bakardı? Modernizm, sekülerlik/ laiklik, ulus devlet, Türkçülük ve Türk milliyetçiliğinin de temel konularıydı. Gökalp'ı yorumlamak için, birazcık olsun 1870'li yılların Ali Suavi Türkçülüğüne inmemiz gerekir. İ.H. Danişmend'den okuyalım:

"…. Ali Suavi medreseden yetiştiği halde medresenin skolastik sistemine hücum eden, fakih olduğu halde fıkha isyan ederek ilk defa "Laisizm" bayrağını açan münevverdir. Bundan dolayı onun Türkçülüğü de zamanının İslamcılığı ve Osmanlıcılığına bir aksülameldir.(…) O Babıali'nin yalnız siyasetine değil, Hilafetten Osmanlıcılığa kadar o köhne müesseseyi temsil eden mefhumların hepsine ayrı ayrı isyan etmiştir..."

Ali Suavi, "Yarım fakih din yıkar" başlıklı yazısında, " Kur'anın her kelimesini, dünyevi bir hükme işaret gösteren tartışmaları eleştiriyor, kelime ve harf oyunlarıyla devlet idare edilemez " diyordu. Ali Suavi'ye göre Hilafet diye bir müessese de yoktu. Hz. Peygamber Hilafet diye bir makam bırakmamış, kimseyi buraya tayin etmemişti. Abdülaziz'in hilafeti de meşru değildi. Kısaca Ali Suavi, teokrasiye karşı laisizmi, mutlak monarşiye karşı halkçılığı, saltanata karşı "cumhuriyeti" savunuyordu. Yani sanıldığından daha fazla devrimcidir. İşte Muhbir’deki bir yazısı:

“... Artık kemal-i cesaretle ve bila tereddüt hükmederiz ki halife, imam, padişah, ne nam ve ünvan ile olursa olsun hiçbiri peygamberin kaim-i makamı veya vekili değildir. Riyasete geçtiğinde (Peygamber postunda oturunca) Peygambere vekalet manası cahilce bir sözdür. Bir şer’i esasa müstenid değildir. Peygambere vekalet manası Hulefayı Raşidin’in bile hatırına gelmedi. Nerede kaldı sonradan gelen sümüklülere...”

Ali Suavi, Arapça ve Farsça kurallar, uzun ve ağdalı cümleler yerine kısa cümlelerle yazılmasını isteyerek dilde Türkçülük yapıyor, hatta ezanın, hutbe ve namaz surelerinin Türkçe okunmasını savunuyordu. Danişmend'e göre Ali Suavi, " Türkçülük ve milliyet tarihimizin düşüncesi uğruna can veren ilk şehididir. Sultan Murad’ı tahta çıkarayım derken, ecel şarabını kendi eliyle içmiş, medrese öğretisinin şimdi bile hazmedemediği görüşleri savunmuştur.. İmzasını bile atamayan Abdülhamid'in 7–8 Hasan Paşası tarafından başını sopayla ezilirken, düşüncelerini de ezmiş oluyordu...

Ali Suavi Türkçülük tarihimiz kadar, Ziya Gökalp için de örnek alınabilir. Ancak Abdülhamid'in koyu İslamcılığında köşeye sinmiştir. Ona gelmek için II. Meşrutiyet ve İttihat-Terakkiyi beklemek gerekir. Evet, Ziya Gökalp, bir "Türkçülük" ekolü yaratarak, milli vicdanın uyanmasına hizmet etmiştir. Arap-Acem dilinin bir karikatürü olan Türk dili, yavaş yavaş milli dil olabilmiştir. Gökalp Türkçülüğü biraz da Balkan faciasının politik bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. O Türkçülüğü savunurken imparatorluk da parçalanma sendromunu yaşıyordu.

Klasik imparatorluk ideolojisinde Türklük ve ulus bilinci elbette yoktu, olanlar da gizliyordu. Gökalp, Tanzimatın bir adım ilerisinde görünse de, dinsel / töresel gelenekleri, evrenselden ayırıp senteze ulaşma zorluğu yaşıyor denebilirdi. Türkçülüğün dil, ahlak, hukuk, din, ekonomi ve felsefesini incelediği "Türkçülüğün Esasları" kitabında, bir teslis arayışına girmiştir. " Türk milletindenim, garp medeniyetindenim, İslam ümmetindenim." Sanki Alman ulusculuğu örnek alınıyor gibiydi.

Görürüz ki, Gökalp üç ayaklı bu teze sarıldığında, ŞERİAT denilen İslamcılık toplumun hem zihinlerine, hem günlük yaşamın her noktasına egemendi. Kaderci bir toplumun asırlar boyu manevi esareti altında kalan ülkülere ancak adım adım yaklaşılabilirdi. Seküler modernizmin ideolojik paradigmasını geriden izlemesi biraz anlaşılabilirdi. Ali Suavi'den farkı bu noktada olabilirdi.

Türkçülüğünün bu üçlü tezinde Cumhuriyet ideallerine altyapı üretecek mesajlar olsa da, cesaret eksikliği de vardı. Türklüğün milli (maş'eri) vicdanını esaret altında tutan Şeriatçı öğreti, embrio halindeki milli uyanışı kolayca boğabilirdi.

Gökalp'ın Garpçılık tezi ise, medrese öğretisi denilen İslamcılığın Batı kültürü ve milli vicdanla uzlaşamayacağı başka bir unsurdu. Ziya Gökalp'in Türkçülüğe yüklediği bu üç manevi unsur, kabul etmeli ki, kendi içinde çatışma halindeydi. Bu paradoks, medrese ve tarikatlar, Teali-i İslam Cemiyeti, İngiliz Muhipleri Cemiyetine tepki zemini hazırlıyordu. İçimizdeki kutsal ŞERİAT devi, yeni doğmuş güçsüz çocuğu yutmaya hazırdı... Atatürk devrimlerinin teokrasiye cephe alması boşuna değildi.

Ziya Gökalp, İmparatorluk ve İttihatçılığın çöküşünü görmüş, Milli Mücadeleyi Malta'dan izlemişti. İttihatçı gelenekten gelse de, Mustafa Kemal onun Kızılelma kahramanı gibiydi. 1923'de mebus seçilip Ankara'ya geldiğinde, İttihatçılık ve Osmanlılık tamamen çökmüştü. Pan-Türkizm ve Kızılelma artık ayağı yere basan ve Türk ulusunun ruhuna dolan bir ideoloji olmalıydı.

Türklüğün son kalesi, kalbi ve özvatanı artık Anadolu olmalı, Kızılelma Türk milliyetçiliğine evrilmeliydi. Türklerin gidecek başka yeri kalmamıştı. Ulus kavramı etnik, coğrafya ve politik beraberlikten ziyade dilde, dinde, ahlak ve estetikte aynı kabulleri olan bir topluluk demekti. Ulus kavramı dile bağlı birleştirici bir temel olguya dayansa da zaman içinde yaratılacak bir olguydu...

Milli Mücadele ve Lozan sonrasında Ankara, kurucu yapılanmanın merkezi olmuştu.Eskiye dönüş artık imkansızdı. Devlet-i Osmaniye ismi artık Türkiye olacaktı. 600 yıllık saltanat geleneği ve Tanzimat sonrası yaşanan tartışmaların kısır döngüden öteye geçmediğini, siyasal bilinç olarak ilk kavrayan Mustafa Kemal oldu. Siyasal - ideolojik yapıyı parçalardan (etnodan) değil bütünden kavrayan, ulus devlet ve milliyetçilik kavramını İttihatçı pan Türkizmden ayırıp, çağdaş uygarlığa dönük bir kuruculuk benimsenmiştir. Zamanın tüm siyasal sistemleri ulus-devlet yapılanmasıydı. Bunun Gökalp'in düşünceleriyle çatışacağını düşünmek olası görünmüyordu.

Mustafa Kemal, ulus bilinci yeşermediği için varlığını henüz dile getiremeyen Türklük ülküsünü, 1924 Anayasasına koyduğu ilkelerle sağlamlaştırdı. O yıllarda politik yapılanmanın molekülü ulusal devletti, bütün ulus devletler bizim dışımızda seküler ve laikti... Devleti kuran Osmanlı oymağı Türk soyundan geldiği halde, Osmanlı kendine Türk adını verememişti. Türk sözcüğü kendi kültüründe bile kabalık ve vahşet anlamına geliyordu. Mustafa Kemal işte bu utancı silecektir.

Utanıp arlanmanın artık zamanı geçmiştir; Vahdeddin hem kendinin hem ecdadının ipini kendi eliyle Sevres'de çekmiştir. Türkiye bağımsız bir devlet değil sömürge veya Amerikan mandası olma yolundayken, bunu kabul etmeyip Milli Mücadele başlatan Mustafa Kemal'dir.

Günümüz siyasal İslamcılığının zihinsel iktidarına gelince, bu kültürün cemaat bilinci, çağdaşlığın dışında kalmış; Cumhuriyetin kurucu tezleri ve bağımsızlık heyecanından uzağa düşmüştür. Lozan çizgisinden Sevres çizgisine düşmüştür. Hurma kültürünün tarih bilinci, tarihçi olmayan Süper Mürşid'den ve Fesli Kadir'den duyduklarıdır. Ondan duydukları devrimleri bir devrimle devirmektir... Bedevi İslamcılığı ve ümmetçiliği, Türk tarihi ve Türklüğe bakarken, Sakarya ve Büyük Taarruzu, Uhud ve Bedir gazvesi kadar önemsemez.

İşin tuhafı, ileriyi geride arayan dinci sarhoşlara, aydın damgalı 2. cumhuriyetçi liboşlar meşruiyet desteği vermiştir. Tarihin çöp sepetinden toplanan verilerle siyasal ve sosyolojik üretimler yaparak erken cumhuriyetten intikam almak istemiş, iyi bir sol döneklik örneği sunmuşlardır. Kendi çukurları Sevres'i görmeyip Lozan'ı ihanet sayanlarla birleşmiş, İslam dünyasının ilk seküler ulus devletine intikam senaryoları düzmüşlerdir. Mustafa Kemal ve erken cumhuriyeti küçümseme sevdasına kapıldılar. Cumhuriyet devrimlerini liboşlar da jakoben/ceberrut görürler.

Ziya Gökalp'i örnek alıyor görünen günümüz politik Türkçü - milliyetçi cemaatine gelelim. Bunlar da liboşlar gibi şaşkınlar. Ziya Gökalp'ın boş gelenek saydığı medrese öğretisinin hurafelerine sığınarak, toplumun tümüne ait olması gereken milliyetçilik - Türkçülük idealini, kendi partilerine malederler. Atatürk'e sahip çıkmaları gösterişten ibaret. Türk milliyetçiliğinin temeli olan Laiklik, dinciler kadar bunların da korkulu rüyası... Güya en mütefekkir görünenleri, milliyetçiliği Said-i Kürdi ve Arvasi öğretisinin gayya kuyusu üzerinden tanımladı. O vadilerde gezinirken Türk milliyetçiliğinin temiz doğasına da ihanet ettiler. Aralarında, "Enver Mustafa Kemal'e seksen basar"diyen şizofrenler de var...

12 Eyül öncesi İslamcılar "tarikat kampları" kurunca, bunlar da militan yetiştirmek için "komando kampları" kurdular. Sonradan "ülkücü" sıfatını bularak, gençlerin temiz duygularını istismar ettiler. Bir modernite ideolojisi olan, Atatürk'ün milliyetçilik ülküsü, kuru hamaset ve kasaba milliyetçiliğine dönüştü. Atatürk milliyetçiliği, laik/ seküler ulus-devlet milliyetçiliğidir. Türk tarihinin, Türkçülük ve milliyetçiliğin Bozkurt'u da, Başbuğ'u da Atatürk'tür. Onun dışında Başbuğ aramak hamakattir...

***

NOT: Bu yazının pek çok eksiği olduğunun elbet farkımdayım.Yerimin kısıtlı olduğunun da farkındayım. Yazıyı noktalarken, Anıtkabir'de 30 Ağustos törenleri yapılıyordu. Devlet erkanı oradaydı. AK-İT denilen müseccel bir TV. kanalı töreni verirken Anıtkabir yerine bilerek ve isteyerek "ANIR-KABİR" sözünü kullanmış (20 kere de tekrarlamış). Böylece tören konuşmalarını "anırma" seansı olarak nitelemiş oluyor. Külliye'nin sünnet-i seniyyeli iletişim başkanı da, RTÜK de bu sözlere karşı ağzını açmıadığına göre, örtülü destek vermiş oluyor.

Şunu söyleyeyim.Halide Edip 1950'de DP mebusu seçilince, partinin görgüsüz taşra molozları "mandacı" diye onunla dalga geçiyordu. O da bir sohbette patladı:

- Ulan köpoğlu köpekler!.. 1919 yıllarının o meşum günlerini biliyor musunuz? Amerika uzakta belki bizi kurtarır diye umutlanıyorduk. Mustafa Kemal hayır dövüşeceğiz dedi, biz de kalkıp Ankara'ya geldik. Ben Mustafa Kemal miydim ki bu kadar uzağı göreyim!...

Firavun taslakları dahil herkes gelip geçer ama tarih işlevini sürdürür. Halide Edip'in köpek soylusu dediği kalleş kancıklar sürüsü de, Ziya Gökalp'ın Ali Kemal için söylediği Yunan dölü piçoğlu piçler de, Katip Çelebi'nin eşşoğlu eşşek ve öküz oğlu öküzler benzetmesi de, sahnelerin yedi kocalı Hürmüz veletleri de, en bereketli bizim kültürde yetişir...

Ben köy çocuğuyum, çiftleşme vakti gelince ANIRAN eşşekleri de, kemik için havlayan köpekleri de iyi tanırım. İki ayaklı cinslerinden daha masum ve yararlıdırlar. Kin ve öfkeleri çabuk geçer, dişileri güzel kuyruk sallar. İlahi kaynaklı asırlık kin beslemezler, sahiplerine karşı nankör değillerdir. İdeolojik saplantıları yoktur. Bizim şehirli ve iki ayaklı şeddelilere gelince, ülkemizin kurucusu için, bu kadar kin ve nefreti, ANIRMA histerisine tutulmuş bu kadar ahlaksız ve vicdansızları, medrese öğretisi dışında başka hangi kültür üretebilir ki?..

OSK/ 31 Ağustos 2020

Sevgili okurlarım. Yarın 20 günlük bir tatile çıkıyorum. Belki bir daha görüşemeyiz.Bu son yazım olabilir. Eksiği fazlası ve elimden geldiğince bilgi ve duygularımı sizlerle paylaşıyorum. Arasıra kapıldığım öfkemi de insan tabiatından sayın. Görüşemezsek, yazılarım size armağan, Zafer bayramınız da kutlu olsun...

Yorumlar (0)
19°
açık